Cuma, Aralık 15, 2006

ŞİİR ÜZERİNE NOTLAR

Bir şiiri okuduğumda iki açıdan bakıyorum, önce ritmi sonra içeriği. Nasıl müzikten iyi anlayan birisi; bir şarkıyı dinlediğinde, kulağı yanlış notaları, yorumcunun detone olduğu yerleri duyabiliyor ve bundan rahatsız oluyorsa, şiirde de böyle bir durum olduğunu düşünüyorum. Şiirin bir ritmi vardır, bazen bu ritmi beğeniriz ya da beğenmeyiz. Ama önemli olanın bu ritmin bütünlüğüdür. Müzikte olduğu gibi ritmin bütünlüğüne uymayan ya da eksik sözcükleri, okurken ama en iyi şekilde dinlerken duyabiliriz. Bu ritim herkesin hissedişinden değil, şiirin yazıldığı dilin sözcüklerinin yarattığı bir şeydir. İşte o yüzden örneğin Bertold Brecht'in şiirini almanca okumak isterdim. Tabi ki en güzel şiir, en bütünlüklü kusursuz ritimle yazılmış değildir. Ama evrensel gerçekleri en calıcı şekilde işleyen ve herkesin içine, içeriğiyle dokunan şiirin de ritm bütünselliğine ihtiyacı vardır.

Çok mu uzattım sözü yoksa....

biçim sadece elbisedir... o elbiseyi giyen adamın nereye koştuğu, ne yapmak istediği, ve evet şairin yaşantısını da dahil edersek eğer; neden yaptığı daha önemlidir. Biçimi güzel, içi boş elbiseler görüyorum, şiir diye sunulan, işin kötüsü içi boş olup da, biçimi de bir şeye benzemeyen daha çok şiir konuyor raflara. Bu durumda sessiz kalmamak gerekiyor. Birbirlerini övgülerle besleyip edebiyat kulelerinin en yüksek payelerini almaya yükseltenlerin, içi boş kıyafetlere benzeyen şiirlerin çağında, bunları söylememek kabul edilmeyecek bir pasifliktir. Ben de yeterince ses çıkarmadığım zamanlar için kendime kızmalıyım ama bazen de olayların tartışmaların kişiselleşmesi insanı derinden soğutuyor.Gerçek bir şiir okuyucusu, bir şiirin ve şairin öyküsünü de öğrenmeli ve ona göre değerlendirme yapmalıdır. Jean Genet'in yaşantısını bilen ve bilmeyen için onun eserlerinin ifade ettikleri çok farklıdır. Gerçi Türkiye'de güzel şiirler yazdığını düşündüğüm şairlerin yaşantısını görünce şiirlerden de soğuyorum ya, o da ayrı bir olay. Jean Genet ne olduğu konusunda en azından dürüst olmuştur. İkiyüzlülük ise en kabul edilmez hatalarındandır insanın...Ama şiirin ne olduğu arada bir su götürmesi muhtemel olsa da, ne olmadığı ya da söyle diyelim neyin şiir olmadığı bazen çok açık olarak örneğiyle karşımızda durabiliyor

Kalıcı şairler ve yazarlar, toplumsal dönüşümler esnasında, insanı, yaşam biçimini anlatan, çağına ve çağının sonrasına ışık tutmaya çalışan, dünyanın içinde bulunduğu duruma sessiz kalamayan şairler olmuştur. Yani içerik, içerik, içerik, kendi adıma cevaplaması kolay; ben yazarken düşündüklerimi söylemek için yazıyorum. İnsanlara unutturulmaya çalışanları hatırlatmak için yazıyorum. Ama bundan çıkıp da böyle olmalıdır, herkes bu şekilde yazmalıdır genellemesi de yapamıyorum, yapmak da istemiyorum. Ama şairler yaşamın gerçeklerinden uzak kalmamalılar bunu biliyorum.... Yapış yapış aşk sözcükleriyle dolu olan, içi boş aşırı süslü elbiselere benzeyen şiirleri sevmiyorum. Sadece kendine yönelmiş, özü ile sözü bir olmayan, cinsel anlamda tam insanlaşamamış şairlerden tiksiniyorum.

Cumartesi, Mart 18, 2006

Yine karanlık bir gecenin içerisinden yazıyorum. Ne kadar karanlıksa daha derinleşiyor düşünceler.

Doğa ile eşdeğerli yapılmayan, doğanın tarafını tutmayan bir üretim gittikçe insan toplumu ile doğa arasındaki dengeyi bozuyor, alt üst ediyor.

İnsanların en zayıf yanları yine en güçlü yanlarında saklanıyor. Çevremdeki herkeste görebiliyorum bunu. Kimse farkında değil kabuklarının altında neler sakladığının, günlük, haftalık, yıllık hedefler peşinde koşuyorlar. İnsanca yaşayabilmek için kendilerinden çıkıyorlar ve bir daha dönüş yok geri...

Yeşil ne büyük bir huzur veriyor değil mi, bahar küçük adımlar yaklaşıyor. Duymak hissettiğim sabah kokusu çimenden benim. Egzozlardan, arablardan, duvarlar ve şehirlerden kaçmak istiyorum. Şehirler doğanın en büyük cezaevleri...

Uykusuzluk; evet çekiyorum. Uyumam gerektiği için kapatacağım radyasyon makinasını ve yatacağım...


Cuma, Mart 17, 2006

Karanlık Yazılar - I-

Geceler insanların düşüncelerinin önündeki sınırları kaldırıyor diye düşünüyorum. Gündüzleri bu yaşamın, bu deliler koğuşunun içinde koşturup dururken, bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri çözmeye çalışırken aslında çok fazla düşünmüyoruz. Aslında şöyle de diyebiliriz. Gündüzleri yüzeyde düşünürken, sanırım geceleri derinlemesine düşünüyoruz. Birazdan kendi kendimin yargıcı olacağım yorganın altı mahkemesine çıkacağım. Ve işte koşuşturmaktan yere serilmiş bedenimin devinimleri susacak ve düşünceleriminin, içimdekilerin fısıltıları daha net duyulmaya başlayacak. Gündüz hayatın akışı içinde katlanmak zorunda kaldığım bir yalana ya da bencilliğe geceleri düşünürken katlanamayacağım. Bu deliler koğuşunda, bu kanser sisteminde yaşıyor olmanın derinlemesine acısını içimde en keskin düşüncelerle sızlaya sızlaya duyacağım.

Gece konuşmaya ve düşünmeye daha elverişli
Geceler daha güzel ve sözcükler anlaşılmaya
düşünceler yerini bulmaya daha yakın geceleri

Gündüzler alışveriş merkezlerinin, fabrikaların, holdinglerin, üniversitelerin işlediği, insanları öğüttüğü zamanlardır. Gecelerden korkar insanlar nedense. Çünkü geceler kaldırır sınırları birdenbire.

Gecelerden korkarlar
çünkü geceler karanlık
alabildiğine siyah

Çarşamba, Mart 15, 2006

çıktığımız kabuğu tekmelemek

Doğanın dengesi; öz be öz çocuğu tarafından bozuluyor. Peki tırnak etten ayrı nereye kadar gelişebilir? Teknik tanrısına sunduğumuz bu kurban, bu doğa nereye kadar dayanabilir? Bu değirmenin suyu nereden geliyor? İnsan ile doğanın dengesi düşünmeden yapılacak azgınca bir üretim, doğaya göre tekrar düzenlenmemiş bir üretim nereye kadar gidebilir?

Kâr - Kâr - Kâr!Bir şiir söyletiverdi kendini şimdi:

Yaz ortasında bile
Holdinglerin tepesine
Kâr yağıyor!

Kızılderili toplumuna, Aborijinlere yani medeniyet zehirleriyle öldürülmeden, uyuşturulmadan önce, 18-19-20 yüzyılın başında hala doğayla uyum halinde yaşamlarını sürdüren bu insanlara ilgi duymayan çok az kişi vardır... Ama misyonerlerin vahşi dediği bu insanlar değildi vahşi olan, yani medeniyet yani bütün getirdiği refaha rağmen medeniyet (sınıflı toplum) ve onun kendi faydasına her şeyi hiçe sayan düşünme biçimi vahşiydi.

Bu tepelerden
Beyaz adamın izlerini de
Sil rüzgar!

Onlar doğayla uyum içerisinde yaşayan, doğaya saygı gösteren insanlardı. Sınıflı toplumla birlikte insan toplumunun sınıflara ve daha sonra zümrelere ayrılmasından da önemli bir şey vardı fark edemediğimiz...Aşırı üretimin doğayla insan toplumunun doğal dengesini bozmasıydı fark edemediğimiz! Şu an bu denge tam tersine dönmüş durumda! Hareksizleşen toplum, hareketsizleşen kişi. Hep özlem duyduğumuz bu doğaya ne zaman sahip çıkacağız?

İçinden çıktığımız kabuğu tekmeliyoruz biz!
İçinden çıkamadığımız bu sınıflı toplum kabuğunu ise ne çok seviyoruz!
Ne çok seviyoruz!!!!
Hareketsizleşen toplum, tembelleşen kişi

İnsanların şehirlere, evlere ve odalara yani gönüllü hücrelerine tıkılmadan; masa başında yaşayıp, sandalye tepesinde ölmeden öncesini hatırlıyor musunuz?

Aramızda son birkaç hafta içerisinde acelesi olmamasına rağmen koşan var mı? İşyerindeki masasının bacağına zincirlenmiş ayaklarını salıverip bir semtten diğerine yürüyen? Peki ya en son ne zaman bir ağacın dalından elma kopardınız?

Bu yazının bilgisayarda yazılıp, sizin tarafınızdan yine radyasyonlu bir ekrandan okunuyor olması her şeyi açıklıyor. Kaç saattir bilgisayarın başındasınız? Hemen kalkın bilgisayarın başından. Kaçın! Ama bu son cümlemi okuduktan sonra. En yakınınızdaki pencereyi açıp – karbonmonoksit de koksa – içinize çekin havayı. Gri bile olsa bulutlar. Birazdan bardaktan boşanırcasına yağmur yağacağını bilseniz bile, hemen dışarı çıkın.

Eğer sizi çağıran gerçekliğe değil de bu paradoksal yazıya döndüyseniz, şu andan itibaren sözüm sadece size: Bu yazı sonuna kadar okumayacak okurlar aramaktadır.

Evlerin içine hapsolmuş insanlar
yarı açık cezaevindeki mahkumları
büyük şehirlerin

Medeniyet, hepimizi hareketsizleştirip, iş yerlerimize, evlerimize, şehirlerimize ve kendimize hapsetmiştir. Hapsetmiş! Haltetmiş!

Şu ana kadar bu yazıyı okumaya devam edenlerdenseniz, siz hareket etmemekte kararlı olanlardansınız. Hemen ayağa kalkın ve bulunduğunuz odanın içerisinde bir iki dakika yürüyün. Bir elimiz Mouse’ta bir elimiz klavyede. Aynı hareketleri yapmaktan ağrıyan parmaklarımız. Dışarıda hava nasıl bilmiyorum ama hadi bırakın bu yazıyı ve çıkın dışarı yorulana kadar koşun, koşun…

Biz, beynimize takılan görünmez prangalarıyla yürüyen insanlarız. Hareketsizleşen toplumun tembel insanları. Biz televizyon başında, bilgisayar karşısında göbek bağlayan, biz rakı masasında büyüyen insanlar. Hala okuyor musunuz bu yazıyı. Hadi kalkın ama. Kalkın ayağa ve zıplayın. Küçük bir çocuk gibi. Kaybolan hareketliliğimizi, geçmişimizi taşıyan bir çocuk gibi. Bizim göremeyeceğimiz zamanlarda açacak bir tohum gibi. Zıplayın utanmayın. Yatağınızın üzerinde zıplayın. Küçük bir çocuk gibi. Hani hiç yorulmayan bir çocuk gibi. Onlar hiç yorulmaz çünkü sürekli hareket ediyorlar. Pelteleşmiş kaslarınızın bu çağrısına kulak verin. Ve hadi kalkın ve olduğunuz yerde bile olsa hareketiniz, zıplayın…